Edebiyatımızda Resim Sanatı ve Etkileri Üzerine Basit Bir İnceleme

 

Yusuf Duruk

 

Şevket Rado tarafından çıkarılan Aile dergisinin 1947-Yaz sayısında Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay, Mustafa Şekip Tunç, Vedat Nedim Tör gibi pek çok yazar, şair, ressam ve düşünce insanın katıldığı bir anket düzenlenmiştir. Konu Picasso ve sanatıdır. Meşhur tablolarından bir seçki hazırlanmış ve ankete katılanlara gösterilerek şu iki soruyu cevaplamaları istenmiştir: (1) Bu resimlere bakarken bedii bir zevk ve heyecan duyuyor musunuz? (2) Bu resimler nasıl bir sosyal ve psikolojik şartların mahsulü olabilir?

Cevaplar epey ilginçtir. Katılımcılar ilk soruya "Zerre kadar duymuyorum!" "Bedii heyecan mı? Ne münasebet! Bilakis bir nevi tiksinti duyuyorum (…)" "Katiyyen! Bunlar, bilhassa insan resimleri insandan başka her şeye benziyor." "(…) bu resimler eğlence müesseselerinde gerek camlar gerek duvarlar için bulunmaz birer süstür. Barlar ve kabareler yaşadıkça onlar da yaşayacaktır ve yaşamalıdır da." şeklinde cevaplar vermiş, Picasso'nun sosyal ve psikolojik durumunu ise "Kısır ruhlu" "Hasta kafalı" "İstikbali görememek, önündeki karanlıktan tereddüde düşmüş olmak, manen yolunu kaybetmek ve nihayet asabı hasta olmak." şeklinde tasvir etmişlerdir. Hatta üstad Refik Halit Karay bu resimlerin yarı bir delilik olduğunu iddia edip şöyle bir tespitte bulunuyor: "Bence Picasso şudur: Deli deli tepeli/ Kulakları küpeli!"

Elbette Türkiye'deki bütün bir resim ve edebiyat ilişkisini bu anket üzerine kurarak anlamaya çalışmak kısır ve komik olacaktır. Nitekim ankete olumlu cevap verenler de mevcuttur. Bütün bunların ötesinde genel itibari ile resmin pek çok kanallar vasıtasıyla şair, yazar ve düşünce adamlarına bir şekilde nüfuz ettiğini görüyoruz. Mesela son halife Abdülmecid Efendi'nin Tevfik Fikret'in Sis şiirinden ilhamla yaptığı "Sis" tablosu bu etkilenmenin ve birlikteliğin sanırım en kıymetli örneklerinden birisidir.

Sis, Halife Abdülmecit Efendi, 100.5x144 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya, 1908-1909, İBB Aşiyan Müzesinin İzni İle

Kendisi de bir ressam olan Tevfik Fikret’in de Feyhaman Duran, Şevket Dağ, Mihri Müşfik Hanım ve daha pek çok ressamla yakın dostluğa varan temasları mevcut. Aynı zamanda şairin Servet-i Fünun dergisinde Sanayi-i Nefise tabloları diye bir sıra şiirle bezenmiş tabloları da basılmıştır.  
Nabizade Nazım (meşhur ilk köy romanının müellifi) ise Servet-i Fünun dergisinin 11 Nisan 1307/ 23 Nisan 1891 sayısıyla resim altına şiir yazma türünü başlatıyor. Elinde bir su testisi taşıyan yorgun bir kız çocuğu resminin altına şöyle yazmış Nazım: 

Kollarım koptu ah, bittim aman!
Su değil sanki kurşun, illallah!
Dizlerimde bırakmadı derman
Evimiz de uzak, ne yapmalı ah.   

Edebiyatımızın "yazı makinesi" olarak bilinen ve şimdilerde üzerine tekrar tekrar eğilerek esasında pek de kıymetsiz şeyler yazmadığı ortaya çıkarılmaya çalışılan Ahmet Mithat Efendi’nin adı da ressam Osman Hamdi ile birlikte anılabilinir. İkili daha Vilayet görevi için Bağdat'a giderken dost olmuş, Osman Hamdi'nin yolculuk esnasında yaptığı tablolar Ahmet Mithat'ı derinden etkilemiştir. Henüz büyük eserlerini yayınlamamış Ahmet Mithat için bu tanışma ve dostluk paha biçilemezdir zira Osman Hamdi Avrupa tecrübesi ve alafranga zevkleriyle onu besleyerek batılı düşünceyle tanışmasını kolaylaştırmıştır.

Resmin hayatımıza girmesinden romanlardaki tasvirler de nasibini almıştır. Tanzimat döneminde örneklerini görmeye başladığımız sonrasında özellikle Recaizade Ekrem ve öğrencileri arasında şahikalarına ulaşan betimleme sanatı hem dönemin şiirinde hem de romanında sıkça kullanılır. Ancak bu betimlemeler bir şekilde batılı örneklerinin yanında eksik hatta yer yer de kusurludur.    

Safahat şairi Mehmet Akif bu eksiğin ve doğurduğu sorunların farkındadır. Şair Sırat-ı Müstakim dergisindeki bir yazısında edebiyatımızdaki tasvir konusundaki geriliği resmin yokluğuna bağlamıştır.  Bu arada eklemeden geçmeyelim Mehmet Akif'in de ressamlığı bulunan meşhur udi Şerif Muhiddin Targan'a poz verdiği bilinmekte. 

İstanbul şairi Yahya Kemal Beyatlı da resimsizlikten yakınanlar arasında. Cedlerimizin yüzlerini, eski şehirlerimizi, yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı, vatanı kurduğumuz seferlerimizi, muharebelerimizi ve daha nice şeyleri göremediğimizi "Resimsizlik ve Nesirsizlik" yazısında detaylı bir şekilde anlatmıştır. Yine Hayal Beste şiirinde de bu konu üzerine değinir: "Resm'e aksettirebilseydin eğer, ömrünce/Ebedi cedleri karşında görürdün, canlı." 

Yahya Kemal'in öğrencisi Ahmet Hamdi Tanpınar içinse resmi ve beraberinde getirdiklerini eserlerine taşıyan en önemli yazarlarımızdan diyebiliriz sanırım. Tıpkı hocası gibi ona göre de Batıdaki edebiyatın gelişmesinde resmin tarifi imkânsız bir katkısı olmuştur. Bizdeki bu eksikliği tamamlamak için olacak ki eserlerinde mutlaka resim ve ressamlara yer vermiştir. Özellikle günlüklerinde okuma imkânına eriştiğimiz tablo yorumları dikkate değerdir. Paris'e yaptığı gezide müze müze dolaşıp büyük resimlerin önünde uzun uzun notlar almış, resimde dikkat edilmesi gereken şeyleri sınava hazırlanan bir öğrenci titizliğiyle kavramaya çalışmıştır.

Yazı burada bitiyor ancak üzerinde duramadığım daha pek çok isim var. Mesela şair-ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Dino kardeşler ve çevrelerindeki yazarlar, Oktay Rifat, dostları için kitaplarına yaptığı çizimleri görme şerefine eriştiğim İlhan Berk ve daha niceleri… Hem edebiyat hem de resim çevrelerinde devam eden bu birlikteliğin nice eserlere ilham kaynağı olmaya devam edeceği kanaatindeyim.